27 Aralık 2004

Susan Sontag Başkalarının Acısına Bakmak diye bir kitap yazmıştı
alıp okumamış olsam da kitap ile ilgili bir şeyler okumuştum
(evet çağımızda kim kolay yoldan bilgi elde etmiyor ki?)
başka birisi yaşadığım ya da yaşayabileceğim acıyı
sadece kendisinin benden daha fazla acı çektiğini düşünerek
ve hatta benim yaşantımı küçümseyerek alaşa edebilir
ve işte biz buyuz, yerine göre en güçlü yerine göre en güçsüz
ama hep en mutsuz ve zorluk yaşamış olan biziz, başkaları değil...
que pena!
görsel taciz

minibüslerinde televizyon olan şöförlere dair fotoğraflar
mizah mahiyetinde internette dolaşırken
bugün ön koltuğuna mevzilendiğim dolmuşta beni ufak bir televizyon bekliyordu
toplumun bir kısmı içinde yaşamak için can attığı bohem tabakaya özenirken
(yaşasın görece)
yadsıyamadığı bir alt kültür ve yükselişini önleyemediği bir popüler kültür
arasına sıkışıp kalmış durumda aslında toplum
ve işte bu yüzden ben size bu blogda şunu diyebiliyorum;
"of of kömür gibi yanıyorum" gerisini bilmediğimden yazamıyorum
bugün müzik açısından maruz kaldığım tacize görsel bir boyut eklediğim için
hemen eve koşup boyumu ölçtüm ve tabi ki uzamıştı...

25 Aralık 2004

gözümün önünde duruyor Hümeyra'nın 45'liği
ama ne elim varıyor ne dilim...

öyle uzak ki yerim, uzakları aşıyor
bütün özlediklerim benden ayrı yaşıyor

neden bana yurtdışında okumadığımı sorarlardı hep
ben de fazla homesick olduğumu söyleyip geçiştirirdim
sabah bir şey öğrendim ve yurt dışına giden bütün uçaklardan nefret ettim
içinizden kaç kişinin dostu var bilmiyorum,
ki dostluk kaygan zeminde ince topuklularıyla gezen kırmızı elbiseli bir sarışındır
bundan dört sene önce birisini kanadaya yolladım
yüzünüzde hiç kapanmayan bir çocukluk yarası var mı?
şimdi birisini de los angeles'a gönderiyorum
canım sıkıldığı zaman on dakika sonra kapısında bittiğim
ve sokaklar boyunca gülmekten ne kadar yürüdüğümü unuttuğum birisini
üst üste film izelyip sıkılmadığım, hep aynı yere gittiğim
yönetmenleri çekiştirip aynı lise şakalarına güldüğüm...
ilk hatırladığım gözümde patlayan küçük kolonya torbasıydı
şimdiyse...

22 Aralık 2004

goebbels çok birikimli, kültürlü ve propagandanın ustası olmasının dışında
hitlerin sağ kolu olmak gibi bir özelliğe sahipti
insanları sokaklardan çekmek için o şaşalı, ışıkla donatılmış filmleri kullanmıştı
güzel kadınlar, görkemli danslar, eğlenen topluluklar...
genel olarak toplumsal olarak uyutuluyoruz -her şekilde- paranoyası
dört bir yanı sardığından beri, kodlanmamış mesajın olamayacağına dair inancım
gün geçtikçe artıyor ve bu iki düşünceyi bağlamak gerekirse
paranoyanın en üst düzeyinden seslenmek istiyorum size;
bakırköyden dolmuşla taksime dönüyordum, binenler bilir
dolmuşun içinde küçük bir ekran var ve ntvmsnbc'den bölümler gösteriliyor
ve bir de reklamlar var ki üç kere aynı askısız sütyen reklamı döndü
kahvelerde topluca fashion tv izleyen zihniyet geldi aklıma
çift taraflı okumak gerekirse yolcular yol boyunca sıkılmasın
ve hatta göreceli bir şekilde gündemi takip etsin, hangi film gelmiş vs...
ama diğer yandan bakarsak yolcu yola bakmasın, şöför kime çarpma tehlikesi
atlattı ya da ne kadar hızlı gidiyor kimse dikkat etmesin...
iletişim dediğin nedir ki? öküzün altında buzağı aramak?!
evet olası bütün paranoya kredilerimi buraya harcadım
şimdi yapacak bir şey kalmadığına göre gidiyorum.

21 Aralık 2004

'cause I'm a lonely man
And you're a lonely girl
And it's a lonely world

"beni kaybediyorsun" kelimesini(!) duyunca herkes nasıl da kaleme kağıda sarıldı
öğrendiğiniz yemek tarifleri için devlet verdiği tesisi geri çekerse
o zaman siz de sadece cornflakes yemekle yetinir hale gelirsiniz
şimdi söyleyecek bütün sözlerinizi unutun zira ben unuttum yuttum tuttum kustum
çocukları üçe kadar saydırıp sonra koşturan zihniyete aşina olmadığımdan
yazdıklarımda hiç bir anlam barındırmıyorum, canları koşmak ister diye...

20 Aralık 2004

dün gece tam yatarken "az" ile "çok" arasındaki farka takıldım
birisini az sevebilirdiniz ya da az özleyebilirdiniz
ve belki de bu korkunçtu, zamanında kurulan bütün temellere tersti
ya da biz temelleri kurarken fazla sarhoştuk, hatırladığımızda ise
hem çok geç olmuştu hem de çok ayıktık, farkındalık düzeyi kahrolsun!
korkumuzdan bütün "u dönüşü" tabelalarını evin küçük odasında toplamıştık
sağa ya da sola dönüşlere olan sempatimizi ise çaktırmamaya çalışıyorduk
geçtiğimiz dalgaların arasında sivrilen hayata karşı duruşumuz
her sağa döndüğümüzde bizi azarlasa da bazen hayat sağa çark ediyordu
şehirler arası bir yolculuk merakı kaç farklı yolla gidebileceğimi
hesaplatan tümay kitaplarındaki yol problemleriyle başlamıştı
o zamanlar küçüktük ve başımızı alıp gidince dünya kurtuluyordu
cebimizde babamızın parası, elimizde annemizin hazırladığı çanta
kimi kandırıyorduk? ben hemen cevap vereyim; kendimizi ve kendimizi
şimdi kocaman olduk ve kök saldık bu şehre, yaşadığımız şehirlere...
yaşıtlarımızdan yaşlı göstermeyi marifet sayarken barajı aşıp
suları taşırınca hepimiz yaşlandığımızı hissettik
daha da kötüsünü yapınca tutuştu eteklerimiz
aynı topraklara kök salmadığımız insanlara saldık kendimizi
köklerimiz burda, kendimiz çok uzaklarda...
belli şehirlere armağan ettiğimiz şarkıları şimdilerde
bile isteye kaybediyoruz kimsenin canı yanmasın diye...
para ti
şimdi biliyorum ki nerdeyse üstünden üç hafta geçti ama
o gece eve doluştuğumuzda birisi iki kere buzdolabını çekti
ona bi teşekkürler diyorum unuttum çünkü
bir de birisi kapıda kilit var dememe rağmen hepimiz içerdeyken
kapıyı kırıyodu, geçen farkettim o kanca kilit sizlere ömür
ayrıca dolmuş maceralarım duruluverdi şehirlerarası bir yolculukla
bugün çok güzel kulaklıkları olan biri vardı dolmuşta
ama tabi ki her yeni gençlik gibi kulaklıklara hakkını veremeyen
anlamsız bir müzik dinliyordu ve evet ari ırk varsa ari müzik de vardır
ya da yoktur bilmiyorum günün bir kısmını hitlere ayırınca böyle oluyor

19 Aralık 2004

öz elif pişmaniye

feribotların yerel tatlısının pişmaniye olması
cumalıkızık yollarını kısaltmamakta
ama madem öğün tavsiyesi yolunda ilerliyoruz
o zaman böğürtlen suyu nedir ki demek isterim size...
karışık günler adına bol sarımsaklı mantı yemek güzel oluyor
siz elbetteki ayçiçeği görmüşsünüzdür ve hatta bazılarınız
konkene oturan yazlıkçı teyzeler gibi çıtlatmıştır çekirdeklerini
peki hayatlarınız bu ayçiçeğe benzerse?
birbiriyle aynı ortamda durmak zorunda olan ve sıkış tepiş çekirdekler?
"bu işler böyle" diyerek racon kesen bitirim abilerin her daim hastası olmuşumdur
şimdi ben de kendime aynı şeyi söylüyorum "bu işler böyle"
ve biz böyle olan bu işler yüzünden böyle oluyoruz
artık nasılsak, himfs nasılız? como estamos?
uçtu gitti bir sürü şey balkanlardan gelen son dakika haberiyle
biz normal hayatımıza dönelim de kimselere bir şey olmasın
pencere önü çiçeği otobüse de binse arka kapının camının önüne geçer
uzun yollar iyi gelir hele ki çektiğiniz cd ye ne koyduğunuzu unuttuysanız
söyleyecektim ama unuttum der ilkokul müsameresindeki çocuk
peki kazık kadar adamlar ne der?

/pazartesi akşamı aşağıda bahsettiğim oyun var, ilgilenenler unutmasın/

11 Aralık 2004

ilk başta herşey toz ve gaz bulutuydu biliyorum
ama herşey dün "I'm the black sheep of the family"tişörtünü almamla başladı ve sabah atomda "aslı gibidir"de bu karikatüre rastlamamla bitti


9 Aralık 2004

que pena!

bugün dört blog yazdım ama siz sadece bir tanesi ile müşerref olacaksınız
tabi ki hayali blog kaçakçılığından başka bir şey değil benimkisi
dolmuş maceralarımın takipçileri gelip yamacıma otursun;
bugün pek sevdiğim(!) güzide semt nişantaşından çita hızıyla
uzaklaşmaya çalışırken kendimi nişantaşı kadıköy dolmuş hattında buldum
önce köşedeki bayan parasını uzatmadı, şöför ikaz etti hepimizi
sonra bi daha sonra bi daha ve bayan bağırdı;
"ne var? indik sanki şurda simidimizi yiyoruz, blah glah vlah..."
tabi dolmuş içi hangi aktivite önce gelir ona sormak lazım
ve tabi kendisi ilerleyen dakikalarda rachel'ı arayıp ofis
anahtarlarını unuttuğunu filan söyledi sonra bi ayarlama yaptı ama
ben orayı tam yakalayamadım zira gaddar annenin el kadar çocuğuna;
"bak ben iniyorum, sen evi biliosun orda in" demesini dinliyordum.
velhasılkelam tek parça ulaştım kadıköye, dolmuştan indim
başka bir dolmuş sırasına girdim, bu ise 13 saniye sürdü

şimdi ikinci bölümdeki dehşetim simit yiyen teyzenin gelip önüme
oturmasıyla daha da arttı çünkü hemen yanımda üç sonradan sarışın oturdu
iki kız ve birinin annesi olmakla beraber pek bir gariplerdi
bir ara daha sarışın olan evinin sıcaklığıyla ilgili soruya
şöyle bir cevap verdi, irkildim, evet yaptım;
"yani o zaman saten pijamalarımı giyiyordum ama şimdi polarları"
kıza baktım, baktım bi daha bakamadım zaten
gözümde canlandıramadım ve yaşın ne başın ne
ne saten pijaması nasıl yani yahu demek istedim kendi kendime
bu gençlik nereye gidiyor adlı sempozyum devam ediyormuş meğer
akşam bir kez daha kursta otobüse binen tek kişi olduğumu anladım
geçen seferkiler "otobüs mü? asla hihihi" demişlerdi
bunlar en azından binmediklerini belirttiler bu da bir şey...

NoT: iki gün mickey rourke izlersem tabi ki mickey rourke isterim...

8 Aralık 2004

gece melek ve bizim çocuklar

türk sinemasıyla çok dalga geçilse de bugun farkettim ki
oturup bir süt kardeşler filan izlemişliğim yok
yarım yamalak hepsini biliyorum ama tamamına erememişler
bunların yanında bir de hakkının yendiğini düşündüğüm filmler var
başta "gece, melek ve bizim çocuklar" gelir
film 1993 yapımı izlemiş olamam rağmen filmi çok az hatırlıyordum
travestilerin kıçlarını arabanın arka camına dayama sahnesinin
gayet net hafızama kazınmış olmasını çocukluğuma veriyorum
aranızda izlemeyen varsa bir şekilde edinsin derim
ben bugün tekrardan izleyerek arşa değdirdim başımı
sonra gülmek isteyenlere de mazhar alason, ali poyrazoğlu'nun
bir "arkadaşım şeytan" filmi vardır ki, fazla söze gerek yoktur
tabi ki "gece, melek..." yanında lafı olmaz ama eğlenceli filmdir
bütün bu yazdıklarım eskiden yapılmış olan filmlere dayanır
bana tutup son dönem çekilen filmler şöyle güzel böyle güzel demeyin
gereksiz olur şimdi gece gece canım blog yazmak istemiş
hele hele fikrimin ince gülü, selvi boylum al yazmalım
ya da yılmaz güney filmlerini filan sakın zikretmeyin bile
kategori farkı diye bir olay vardır ve filmleri izleyen bilecektir
sinirlenme kısmı blogdan uzun olursa para alıyorlarmış
o yüzden burda kesiyorum, cemiyet hayatı malum, saygılar...

6 Aralık 2004



zaman geçtikçe dönüştürüyor bizi
bir vakit olduğumuz şeye, şu beni
adımla çağırdığın günlere


şimdilerde biz kimiz demek gereksiz
ben kimin diye sormak kadar hem de
geçmişe duyduğumuz özlem kadar suni
şu anda kendimize yarattığımız bu yapışkan kimlikler

bu şehrin, beni sarıp sarmalayan bu
soğuğun nabzı: Ayrılma benden.
Bilmiyorum nasıl yaşanır, ağlıyorum.


gidişin sana mı aitti, bana verdiklerine mi
benden aldıklarına mı? kim demişti, benden önce,
"önce gözlerin gitti..." diye...

hiç kimse bulamaz tarih kitaplarında
kendi öyküsünü. cüret edemez söylemeye,
daha düne kadar, nasıl olduğumuzu
herkes unutmak ister de, unutur mu.


şimdi unutma mevsimi ilan edilmiş
ama mevsim normallerinin altında yaşıyoruz
bilincimizi dürtüklüyorlar devamlı
biz rahatsız, onlar suçluluk duygusu yüklü.

parmaklarının bağını çözen ısı, öpünce
kendimi kireç bağlamış hissettiğim koku.
yüz yüze yaşamayı öğreneceğiz
ayırdına varamazsak gecenin gözlerinin.


gözlerine mi baktım yoksa gözlerinin taa içine mi,
o karanlıkta insan başka nereye bakabilirdi ki?

bazen günlerin senin şu gözlerin olduğunu düşünürüm
sabahları suskun, o yağmur
marttan nisana kadar bizi ayıran


...

bold ile yazılmış bütün metinler
kepa murua - hep ona kadar saydım ama sen hiç görünmedin
adlı 6:45 yayınevinden çıkmış kitabından alıntıdır
ben bir gün cesetken...

sabah yine ceset torbamı giymiş ve kimliğimi
evde bırakmış bir şekilde yollara düşmüştüm ki
otobüste hepinize ev ödevi vermemi sağlayacak bir şey oldu
bu ceset torbalarına sahipseniz, onları giyip sokağa çıkın
en kalabalık ortamlara gidin, misal; otobüs ya da pazar yeri
sonra kalabalığa dalın ve üçe kadar sayıp aralarından sıyrılın
kendinizi yeniden doğuyor gibi hissedeceksiniz
kalabalığın arasından kayıp gidiyorsunuz
ne baktınız? bu kadar boktan bi günün tek eğlenceli yanı buydu...

5 Aralık 2004

bilgisayar ve parçaları konusunda faşist olanlar
bilgisayarın kasasıyla sevişmeden kimse rahat uyuyamıyor
her gün birisi evine insanları doldurursa
her gün başka bir yere gitmek zorunlu mudur tartışılır
yo tengo sueño
ev partisi ortamlarında anlatılan şehir efsaneleri
özel ilgi alanıma girdiğinden midir nedir
selçuk erdeme ya da bahadır boysala malzeme olmaya
ramak kalan insanlar var sağda solda...
şair "sen yokken kuşlara yem attım, çiçeklere su verdim"
dediği zaman çok dalga geçmiştik
çünkü aynı kişi uyak düzenine aldırmadan ayağıyla
buzdolabının kapısını kapattığını anlatıyordu bize
ama en azından böyle gereksiz işleri "sen" dediği
şahıs ortada yokken yapıyordu...
tozluk yine içeri girmiş kanepede uyuyor
ve yolda giderken jasmin diye bağırmak çok eğlenceli

2 Aralık 2004

bu arada sevindiğim bir hadiseye değinmek istiyorum
daha önce muhtelif yerde konuyla ilgili yazıp çizenler haricinde
sesimi duyurabildiğim biri olmuş
ne mutlu bana...
maymunlara kemik atalım

bugünkü vapur sefasının girişini replikasın solistiyle yapıp
üzerine "maniklik tuşuma" basmak isteyen bir arkadaşı görünce
başlık böyle garip hallere büründü, ressamlar utansın...

bugün çocuklar gibi şenim kredimden çaldım
altı milyona beş tane cillop gib kitap aldım ve sorarım size;
"kim korkar virginia woolf'tan?"
ben sormuyorum tiyatro metninin yazarı sormuş
ve hatta beat kuşağı bile attım, içinde marguerite duras
olan sepetime eh haliyle çocuklar gibi şenim...
ama en güzelini en sona sakladım ki;
karşı devrim ve isyan'dır kendisi
hayata karşı sahip olduğunuz duruşları birleştirip
boğazda bir yalı alın rahatlarsınız, söylem sorununa bire bir!

1 Aralık 2004

you had me at hello

öncelikle normal halime dönen hayatım için
benden hepinize bir ıhlamur karanfil çayı...

bir sürü şarkı üzerine yazılmış bir sürü metin mevcuttur
hatta başlamadan söylemeliyim ki high fidelity'yi izlemediyseniz
başka sayfaları açıp okuyabilirsiniz
bağlantınız için kaçak kablo çıkarım
ama izleyip hayatınızın hiç bir "an"ıyla bağdaştıramadıysanız
ancak romina'nın reklam jingle'ını dinleyebilirsiniz?
"which came first music or the misery?"

bugünkü dersimiz bruce springsteen, en azından bir şarkısı
yeryüzünde jerry maguire diye bir film var ve ben izlemedim
ama bu filmde secret garden diye bir şarkı var
yolda duysanız durup dinlemeniz göreceli bir kavram tekelindedir
ama filmdeki konuşmalarla olan bir versiyonu mevcut
"I love him for the man he wants to be
I love him for the man that he almost is"
sakin sakin giren bir müzikle duymaya başladığınız konuşmalar
"she loves you, if you don't love her, you've gotta tell her"
ve sonra sözler ve konuşamalar ve sözler ve siz...
"this is where it has to happen...
I'm not letting you get rid of me...
How about that, I miss my wife
You? complete me"

"shut up just shut up,
you had me at hello, you had me at hello"

dediğim gibi filmi izlemedim
bunu da içimde kalan son insanlık kırıntısı adına yazdım...