30 Haziran 2004

I am pointing a gub at you
what's a gub?


en sevdiğim dönerken
leyla köken'de ayaklarımı izlemek...
aşırı doz film durumları söz konusu
ama paralel olaraka tabi ki
aşırı doz endorfin söz konusu.
benliğimi ıssız bir yolun ortasında
bırakmadığım sürece kurtulamayacağım
mesajı veriyor bu filmler bana
ama yine de son günlerin en güzel espirisi:

arkanda ayı var!

28 Haziran 2004

aloggg alogg

umay umayin böyle bi şarkısı vardı
geçenlerde akşam telefonum çaldı
ve yemeğe neden gelmediğimi sordular
karşıdaki devamlı "alo, alo" diyordu
ben de o sırada "alo" demeye çalışıyordum
bir sabah uyandığımda ne konuşabiliyorsam
ya da ne öksürebiliyorsam eğer ben
bilinki mevsimlerden yazdır...
from the start

bir arkadasla oturukene bir olay dillendiriliyor
ve konuya iliskin cesitli tepkiler veriliyor
mesela "jale yolda mahmutu gormus" diyorlar
ben de "aa!" diyorum, şaşırma ünlemi olaraktan
ve an itibaryle şaşırma kredimi tüketmiş oluyorum
yazık değil mi bana peki?
jale geliyor sonra "biliyo musun noeaoooldu?" diyor
ben daha ağzımı açamadan anlatmaya başlıyor
şimdi;
a masası:
ben yine şaşırıyorum jaleye ayıp olmasın diye
ve arkadaşım bana deli gözüyle bakıyor
b masası:
ben şaşırmıyorum "ha arkadaş dediydi" diyorum
ve jale arkadaşı parçalamak için tırnak biliyor

ve dedikodunun kökü böyle kurudu...
girl fight X cat fight

evimden usta eksik olmadığını bilir çoğunluk
hele ki salonumun ortasına kadar gelen ve
"on beş on altı on yediiiiiiii tamaaam"
diyen ustalar daha makbule geçiyor
ya da balkona tırmanıp göz göze gelince
"ehe hırsız sandın di mi? ehe" diyen kapıcılar
ama gelin görün ki dün işler
fantastik bir hal aldı
hava alma zorunluluğu olan arka odanın
bütüüüün camlarını açık bırakarak
salonda kitap okumaya çalışan ben
meaooov eaoev öğüvv sesleriyle irkilince
bir de baktım ki;
kediler eve girmiş ve evin
muhtelif odalarında güreş tutuyorlar
ve hiç birisi benim kedim değil
hadi tamam tozluk'a 7 aile puanı versem
yine de öbürü kimdi bilmiyorum

cam, balkon, kapı fasilitelerini kullanmayı
bilen herkes evimde, ne iş?

25 Haziran 2004

birbirine kayanlara değil
anlayanlara


"tanımlar istiyorlar sizden: sonradan aynı tanımlarla canınıza okumak için. tanımlarınız yoksa, bu sefer konuşturmuyorlar sizi. tanımlar veremeyen insan sacmalar, diyorlar. sacmalarla ugrasamayiz. kimseye sacmalama hurriyeti veremeyiz. mantıksızlık hürriyeti veremeyiz. tanımları verince de herkes, daha önceden kendisi için kazılmış olan çukura düşüyor.
başkaları için de tanımlar istiyorlar sizden. başkalarının işine karıştırıyorlar sizi zorla. başkalarının da size karışması için yolu açıyorsunuz böylece. bugün neden düşüncelisiniz? diyorlar. düşüncelerinizin içine kadar sokuluyorlar. mantığı ortadan kaldırmadan, bu gidişe bir son vermek, kötülüğe direnmekten vazgeçmek ve gerçek hürriyeti tanımak imkansız."

O.A.
Babe I'm Gonna Leave You

dün gece anlık panik yüzünden
uykusuz bir gece geçirdim
senelerdir de not hesaplarıyla
gerçekten çok fazla içli dışlı olmadığımı
ve hatta geçmek için tam olarak
ne gerektiğini bile bilmediğimi farkettim
para şike işte mezuniyet işte şeklinde
salınıyorum evin içinde
tanrı ano'yu ve agno'yu korusun...

NoT: Vicdanımı Sikiyorum Artık!

24 Haziran 2004

üç seneyi bir kutuya doldurup,
iki sene o kutunun başucunda durduğunu
varsayınca...
bir gün o kutunun "yok" olduğunu
ve haliyle üç senenin "yok" olduğunu
fark ediyorsun...
bunu gerçekten yapıyorsun...
ambush*

yavaş yavaş mı başlıyorsunuz?
hepiniz aynı şeyi isterken
neden hepiniz birbirinize zarar veriyorsunuz?
nato'yu istemediğinizi söylüyorsunuz
peki o zaman afişlerinizi neden
nato'yu istemeyen başka afişlerin
üstüne yapıştırıyorsunuz?
çapa'da öğrenciler yaşar,
bunu bilmiyor musunuz?
bomba imha ekibi diye bir şey duymadınız mı
bombaları hala ayaklarınızla dürtüyorsunuz...

*pusuya düşürmek

23 Haziran 2004

boogie nights

uyku dediğimiz şey geceleri kullanılan
bir aparat değilmiş bunu farkettik
üç gece öncesine gidersek,
buyrun koridoru takip edelim...
anahtema konseri dönüşü sabah telekom
bizi ödüllendirecek diye uyumadık
sonraki gece tabiatımız gereği uyumadık
dün gece ise şofben ya da şohben
kendisine hangisini yakıştırıyorsa
o, bu hayata daha fazla dayanamayacağını
söyleyip ana damarlarından birini kopardı
eh bittabi ev biraz fazlasıyla sulandı...
bu akşam o kadar adamın ortasında
uyunmayacağına göre hemen cranberries'e eşlik edelim;

sleepless nights, sleepless nights...

22 Haziran 2004

anathema dreams

konser gecesi kulağımda öten
milyonlarca cırcır böceğinden kurtuldum
sanarkene, dün gece uykuya beş kala
soloya başladı böcekler
iyi ki de başlamışlar,
rüyamda tekrar anathema konseri vardı.

21 Haziran 2004

in the name of my elvira

gün ve dakika itirbariyle MaNGaK is on the run
isteyenler "on the run again" diye bağırarak
pj teyzeye eşlik bile edebilirler...
...neysem keysem...
aldığımız dergilerin künyelerini açınca
arkadaşlarımızı görmeye alıştık
hadi tamam arkadaşlarımızın film çekmesine de
ama bunu görünce gülümsedik,
artık onlar poz da kesiyor ucundan bucağından.

Buruka'cı
bir kadıköy sound filmi
kaan çaydamlı'nın aynı adlı öyküsünden uyarlanmıştır.

tabi ki pazar günü sadece anathema'dan
ya da kizlar oglanlar vs den oluşmuyordu
beni en çok eğlendiren şeylerden biri de
mor ve ötesi konserindeki çocuklardan biriydi
sadece son albümü baştan sona ezberlediği için
son albüm şarkılarında kendini kaybedip,
diğer şarkılarda pısıyordu.
o pıstıkça biz gülüyorduk.
my fragile dreams would be broken...for you

o kadar kalabalığa o kadar gecikmeye rağmen
heşeye rağmen ve herkese rağmen
dehşet güzellikte bir anathema konseriydi
kabul, lost control çalmadılar
ama anathemayı ilk dinleme başladığım şarkı
temporary peace çalmaya başladığında
uyuştuğumu hissettim...
hissettim de sonrasında comfortly numb çaldıklarında
ben zaten uçmuştum.
festival desen festival işte
renkli oğlanlar, (t)am salak kızlar,
müzik dinlemeye gelenler, vs vs...

but with you i start to feel a sort of temporary peace
as i drift in and out...

19 Haziran 2004

ikinci caddenin çılgın yeşili ve hatta
bunun yanına bir de yengeç dönencesini koyarsam
son dönemin en güzel kitap kapaklarını
seçmiş bulunuyorum kendi çapımda...
tabi ki okuduklarım arasından
geçen gün erje ajdenin kitabıyla
münir göle'nin sarı zarf üst üste duruyordu
yeşil sarı renkten hayatım boyunca kurtulamayacağım
korkusuna kapıldım bir an için...
yeşille sarıdır okulun bayrağı
la la laylam... bir de aralara serpiştirilen
aman allaaah(lar vardı...

18 Haziran 2004

more than ever

bundan bilmem kaç sene önce
terliklerine iki tane boncuk takan
yurdumun genç kızları sağolsun
terlik legalleşti... yaz geldi...
"en çok neden korkarsınız?" sorusunun cevabı
olarak "yalnızlık" yerine "hamile kalmak"
cevabı verildiğinden beri de gençliğimizin
dejenere olduğu legalleşti...
leke çıkaramdığı için mahçup olmuş
kuru temizlemeci, eksik para aldı benden
gülümsedim adama,sen de olmasan bile dedim içimden

17 Haziran 2004

rein ajanları

herkes tatile giderde rein ajanları durur mu?
ya da sadece beyinlerini tatile göndermişler
spontane içkili anlarla,
sözleşmeli çalışanlar birleşince
ayyaşların ne hissetiğini anladım şu günlerde
belli bir saat dilimine kadar ayık gezip
kalan saat dilimlerinde mor filler uçuruyorum
burdan saygılarımı sunuyorum
öbür taraftan da arkanızdan nanik yapıyorum
eh malum, mor filler

geçen arkadaşın birini gördüm yol üstü
ben dedi hep görüyorum dedi
ben de alla göstermesin dedim
gülüştük yol üstü sonra
ikimizde yürüyüp devam ettik
dönüp arkasından bağırdım
"boşver, onlar hep öyle"

i take one one one cause you left me

16 Haziran 2004

thin red line

-senden acayip nefret ediyor
-hiç öyle hissetmedim çünkü ben ondan etmiyorum

biz iki varlık su gibi akıyoruz,
sonunda seni kendimden ayıramıyorum

seninle bu hayatta hiç karşılaşmazsam
eksikliğini hissetmeme izin ver,
bana bir kez bak ve hayatım senin olsun

benim için feda edilen herşey su gibi yere döküldü
tekar ettim içimden;
senin için feda edilen herşey su gibi yere döküldü
bilgisayar açıp modemle ilgili hiç bir uzuva
dokunmadan geçirdiğim zaman dilimi
bana gayet iyi geldi...
uzun zamandır es geçtiğim bütün işlerimi hallettim
yolculuğa giden insana ufak bir hediye hazırladım
çok uzaklarda olanlara verdiğim sözleri
çok geç olsa da yerine getirdim
some things must go this way

15 Haziran 2004

this is for all the suckers

artık teknik olarak mezun bi insanım
son dakika golümü anlatmak istiyorum
daha doğrusu yediğim son dakika golü;

"iki soru var, en çok yapılan soru 40 puan
en az yapılan soru 60 puan"

bunun türkçe meali; atlasanız da
zıplasanız da kaldınız...
kendisine saygımı sunuyorum
bu şahane son dakika golü sayesinde
beyazıt eminönü mesafesini boş boş
bakarak geçirdim, hey hat dokuz kat!

- siz evli değil misiniz?
- evliyiz
- e,nası gidiyo?
- gayet iyi, kedi gibi...
ve bunu sadece bir yay anlayabilirdi
apartmanda yankılanan tek ses ise;
"içki aldım içiçem" idi...
çeşitli köşe yazarları ya da çeşitli haberler
habire bir şeyleri formüle edip duruyor
mesela otomobil ekindeki bi köşe yazarı
kadınlara araba satmak için gerekli kuralları,
yurt dışından da birileri fıkraları...
hatta fıkra için gayet çarpmalı bölmeli
bir formül geliştirmişler;

(espirili cümlenin komikliği
X
gelişme kısmının uzunluğu
+
karakterin utanç sayısı)
/
kelime oyunu = Mükemmel Fıkra

tanıdığım komik ya da espirili insanlara
bakıyorum da,
zaten fıkra bilmek demek espirilisin demek
değildir, bu ince bi ayrıntı.
sonrasında da derim ki senelerdir
bi ton formül öğrendim...
sazlar sivrisinekler...

14 Haziran 2004

hush hush - she broke my heart
but i love her just the same now


msn'den nefret ediyorum
çünkü bir türlü anlaşamıyoruz
ben ona dokunmadan o açılıyor
ve ikonu ortalarda olmadığı için kapatamıyorum
insanlar mesajlar atıyor
sonra msn'i açmak için "oturum aç"
deyince başka bir hedede açılan oturum kapanıyor
ben msn'i açmasam da msn kendini açıyor
nefret ediyorum...
sonra bir de linklerim var
kendi kendilerine yok olmuşlar
bugün farkettim, nereye gitmişler bilmiyorum
ve işte benim dışımda gelişen olaylar
silsilesi bölüm 54'ü okudunuz...
who saw linda lee?

sokaktan aşağı yürürken aralık camdan
onu görmüştüm içtiği birasına eşlik etmek
ya da sadece gevezelik etmek için girmiştim
kız arkadaşı o şehirden gideli çok olmuştu
terkedip gitmişti ama gitmek için terketmemişti
"sadece gece olunca bana mesaj atıyor,
bütün gün aklında yoksam
gece, kendi kendine kalınca, aklında
olmamın ne anlamı var" demişti
sonra uzun bi süre kendisinden haber alamadık
bodruma taşınmış...
en son gördüğümde abisinin ayakkabılarını
giyiyordu, aşırı dozdan parka terkedilen abisi...
arka odada oturmuş içiyorduk
linda lee kimdi derken, yanımızdaki kaskını
diğer yanına geçirmişti ve çoktan bizimleydi
willard ise bir gün sonra benimleydi
o günden sonra da abisini bir daha görmedik
şimdi kalan sadece linda lee.
iki şey var devamlı karıştırıyorum
aynı yerde yaşamamalarına rağmen hem de
muhtemelen ikisini de aynı seviyede
görmemden kaynaklanıyor,
önem vermeyince detaya takılmıyor insan
birisi bi yerde öbürü başka yerde
aynı şeyi yazıyor demek ki işin kuralı bu...
neyse son günlerin beni en çok şaşırtan şeyi
eh artık bunlara şaşırıyorsam da vay halime.
sen hala ölmedin mi?

dün müzik market dedikleri bir şeyi gezerken
beynimin içinde flaşlar çakmaya başlamıştı
alem dergisi toplama bi albüm yapmış
alla bilir ne zaman yapmış tabi
içinde joan baez ler filan
alem nereee bunlar nereee oldum.
let the masquerade begin!

günün bütün kahkahalarını aptal bir kedi alınca
balkona çıksana, hayat balkonda diye bağırıyoruz
eh tabi sinirlenen insanlar olmuyor değil
otopark mafyasını anlatmak isterken
osmanlıların tarihini dinliyor hissi yaratıyorlar
"sene '52 siz daha taşınmadınız tabi"
'79 da yapılan bir apartman için üstün başarı
göstermemiz gerekiyor böyle bir eylem için tabi...
keşke gece yarısı krizleri hep bir torba
kiraz ya da erik ya da ortancalar için yaşansa
hainler, katiller, gaddarlar diye yoklama alırım
bu aldığım yoklamalar gece rüyamda bana
en sevdiğim arkadaşlarımın yüzünü gösterdi
bu ter içinde uyanmaların sıcaklardan olmadığını
sadece rüyayı hatırlayınca farketmek ise
ayrı bi güzellik yaratıyor bünyede...

hayat insana her zaman istediği(insa)ni vermiyor

13 Haziran 2004

belli bir yaştan sonra-/
hayır, bu yanlış bir tanımlama olurdu
belli bir süreden sonra insanın tahammülü kalmıyor
aptal insanlara hiç tahammülü olmayanlarınsa
sabrı taşıyor sadece...
ne söylenen yalanlara, ne kurulan kumpaslara
ne atılıp tutulanlara, ne küçük hesaplara
ne hesap vermeye, ne hesap sorulmaya
ne zeka kırıntısı beklemeye...
insanın sabrı kalmıyor
ben tolerans sınırımı çoktan aşmışım
/-sıcaklardandır-/

I am twentysomething,
but it's a pitty that i'm not all at sea...
çav bella!

yeni gençlik sorunu var kanımca
ama her dönemde yaşanmadığını düşünüyorum
ya da sadece bundan sonraki nesillerde
kesinkes yaşanacağını düşünüyorum
gelme bush derken bile
bunun üstünden prim yapmaya çalışmak
beni sadece güldürüyor
ortalarda rozet vs satmak için dolaşırken
en son ihtiyaç duyular şey
alım, göz süzme gibi seylerdir sanardım
bunun gibi bir ton ayrıntı daha vardır elbet
ya da içimden "karaaa basmaaa iz oluuurr"
diye bağırmama yol açacak olan insanlar
arrggh!
çav bella'yı sadece kıçını sallamaya ritm sanan
erkek çocukları ne kadar ergin gözükse de
kıçları kadar çocuklar bana göre hala

7 Haziran 2004

I - İntikam Soğuk Yenen Bir Yemektir

burunmda çok keskin bir amonyak kokusu var
ve sen yoksun
gözlerim yorgun, omzumda hafif bir sızı
kaç kedin olduğuna dair merakım gibi
gecenin çöküşü
bana önce iki parmağını gösteriyorsun
sonra gülüyorsun ve tek parmağını gösteriyorsun
seni dinlemiyorum, tenini arıyorum,
biraz önce kaybolduğum tenini
hiç bir şeyi benimsemeyişim gibi
ona da biletçi muamelesi yapıyorum,
hep orda olmak zorunda ama
işi bittiğinde ortalıktan yok olmak zorunda
var olsa bile,
seni dinlemeye başladığımda yok olacak olan
tenini...
seni hiçe sayarak mı seni benim yapmalıydım
yoksa önce kendim için seni var edip mi
kendimi senin içinde kaybetmeliydim?
yıllarca kişisel almamamız gereken
anlamsızlıklardan sıyrılınca,
hayatımızın en güzel demlerinde
herşey kişiseldi, bizimdi, bizdik...
sen ve ben belki hiç bir zaman bir değildik
ama bir'e öykünme sevdamız
bizi her seferinde bir yapıyordu.
hiç dokunmadığım kadar,
hep dokunduğum tenini arıyorum...
bir sigara paketinin üzerinde
matematiksel oyunlar yapıyorum
ve herkesin görebileceği şekilde
kimsenin göremeyeceği bir yere koyuyorum...

II - Ören Bayan Çilesi

bir tomar iple geldi,
kapımda durdu
"bunları bende unutmuşsun" dedi
ben küçükken oynadığımız bir oyun için
düğümlenmiş iplere bakarken,
o da ellerinden kollarından
"bağ"ları çözmeye çalışıyordu...
işte o zaman anladım ağzından çıkan her kelimeyi
potanın çemberinden sektirip geri döndürmesini...

III - Düş Rüyamdan

varlığını yok ettiğimden beri
dalmaya çalıştığım kelimelere yeniliyorum.
gözlerimi kapatıyorum, sen oluyorum.
fark bile etmiyorum.
bildiğim bir şekilde, bilmediğim bir sepeble
uyanıyorum.
bu sefer varlığını yokluğa ben katıyorum
seni arıyorum, varmışçasına, gerisi yokluk.

IV - Odak Sorunu

bütün gülüşlerimi yapıştırmışım yüzüme de
yüzüm küçük gelmiş yastığa dökülmüşler
bir sağ bir sol derken...
"everyone kisses a stranger" derken kadın
bana ne kadar yabancı olduğunu anımsadım,
kiraz zamanı da değildi...daha...

V - Teknoloji

varlığını yakınlaştıran şeyler
bünyeye zarar veriyordu...
kızgınlık katsayısı iki kişi arasında
tenis topu gibi gidip geldikçe artıyordu
ve genç adam gözünü piyanodan ayırmadan bile
genç kızı kırabiliyordu...
genç kız hayallerin gerçeğe dönüşme çabasında
yatağın altına saklanan bir bıçak gibi
keskin ve yaralayıcı olduğunu bilmiyordu
çabukça senaryoya göz attığında
şu an ağlamaklı bir şekilde
oturuyor olması gerekiyordu.
genç adamın olduğu bütün bölümler silinmişti
bir parça silgi izinden ne çıkardı.

VI - Umutsuz Devam

belki tek dertleri hayatlarına bir renkti
nasılsa hiç gelmeyecek olan renk,
peki o zaman neden genç kız saçlarının arasında
o dudakları hissettiğinde ruhunun içinde
kayboluyordu...
genç adam sanki bir müzik kutusuyla
konuşurcasına donuktu...
kabul etmediği bu donuklukta dolaşırken,
belki de son dönemde başına gelen
en normal ve en az hırpalanmış şey bu muydu?
"nedendi?" sorusunu kimsenin sormadığı
boğuk havaları yaşıyorduk
nefes almak için evlere kaçıyorduk
her genç adam her genç kızın
sakladığı bıçakları arıyordu bu evlerde
bazı sabahlardaysa soruyordu
"nerde bıçağın?" diye...
bir sabahı diğerinden ayırmayan buydu muhtemelen

VII - Saat

"hiç geçmese" dediğim zaman dilimi
gerçekten geçmeyince korkmanın ötesine gidemedim
o zamandan beri "keşke daha zamanım olsa"
zamanlarında hep zamanım oluyor
iş sanırsam sadece sana
"biraz daha kalamaz mısın?" demem bakıyor,ha?
ben bile hala seni neden istediğimi bilmezken
beautiful one, sleeping in the sun...

VIII - Be Mine

ufacık kızlar gibi her söylediğini
üstüme alınasım var...
erkek vokal "be mine" derken
duymasam ben o erkek vokali
ama bir ses bana "be mine" dese,
ben "çek al beni bu hayattan" şakasının
altındaki gerçek payını dürtmek suretiyle
uyandırsam da,
sen de pasaportunun arasına koysan beni
her cümlede özne(l)leşen "sen"ler doğursam ben,
sen beni daha çok öptükçe...
yoksa "never mine" diyenler mi haklı...

IX - ...

it is mightier than swords
i could kill you sure
but i could only make you cry
with these words

X - Kağıtlarımı Unuttum

sırf bu şehirdesin diye ben'le dolusun
ya da ben öyle sanıyorum...
"sanmak" bana en çok yakışanı,
zaman zaman insanların beni
sevdiğini bile düşünüyorum,
insanlardan habersiz...

XI - İstiklal

benim olamayışın senin olsun,
gerisini bana bırak...
yolun karşısından geldiğini görüyorum,
tek kelime etmiyorsun
varsa yoksa gözlerime bakıyorsun
nefesini hissedince dudaklarımı sana veriyorum
kalbinde açılabilecek bütün yaraların
peşinen borcu olarak...
düş bu ya,
dudağım sarkmasın diye
bir topak kağıtla bastırırken
uyanıveriyorum istiklalin tam ortasında
sağım solum herkes
önüm arkam hiç kimse...

XII - Duş

sana bağlanan bütün kadınlar gibi,
sevmiyordun sana bağlanmalarını.
sen sevmedikçe onlar bağlanıyordu,
sonunda sen de onları sevmiyordun.
zamanla kadınlarından biri oluyordum sanki
kendimi "hak" sanıyordum
ve onu kullanmanı(!) istiyordum
kendimi değil ama olanı iyilikten sayıyordum
"kadınlar var evet varlar
ama aşkın canın hayatın yok" diyordu şair
bu cümlenin arkasından gelecek hiç bir cümle
bilmediğim için susuyordum...

XIII - Yazı

çok beğendiğin için el yazımla sana vermek
istediğim yazı bile yazdırmıyordu kendini
ne beyaz boş kağıtlar ne de müsvette kağıtları
ya benden kaçan bir iki cümle oluyordu
ya da "B" harfinin kavisi satırdan taşıyordu
olamayışını kabullendiğim için mi
seninle ilgili hiç bir şey "olamıyordu".

XIV - Gerçek Olmadığı Gerçeği

gerçek olmadığı için bütün bunlar
sana bir oyun gibi geliyordu
ben pikaba plak koyarken
oturduğun yerden blöfümü görmüş olman
olmayan bu "gerçekliği" değiştirmiyordu
bu yüzden bütün şakalar ve sözler legaldi
hatta içten içe
bunun hazzını yaşıyordu bu kelimeler
ama kendilerini kaybetmeye beş kala
paragraf bitiyordu,
benim kendimi kaybetmeme beş kala da
sen gidiyordun...
ne zamanki önce alçalan
sonra tekrar yükselen mekanlarda
içinde buzdolabımı sığdırdığım çantamı
yere bırakıcam,
o an legal kelimesi başına yapıştırdığı
"il" ekiyle "il"iklerine kadar işleyecek
ve sonra kendini legalleştirme savaşını kazanacaktı
sonrasında ne şakalar ne de sözler
aynı olacaktı...
ve işte bu yüzden kimse çantaya sığan
buzdolabı yapmıyordu...

XV - Dikiz Aynası

kendimi yakalıyordum,
dikiz aynasından ağzıma bakarken
bir yandan seninle konuşuyorum
bir yandan da seninle göz göze gelmemek için
dudaklarımın her kelimede
nasıl kıvrıldığını izliyorum
kötü bir şey bulma istemiyle
yanıp tutuşuyorum kaç gündür
manzaranı tamamladığımı söylüyorsun
ve "işte" diyorum ama
dudaklarını hissediyorum saçlarımda,
yanılıyorum, hissetmiyorum...
olmadık bir andan fırlıyorum
ve dudağına konduruyorum kendimi
öyle kalıyorum gerçekten fırlamış hissediyorum
çünkü geri dönüşü çok geç gelen oluyorsun,
korkutuyorsun...
dönerken dikiz aynası yok,
sadece etrafı seyrediyorum ve bekliyorum
gelip beni kendime iyi bakma külfetinden kurtarmanı
"bu..." diyorum
"olsa olsa estetize edilmiş ayrılık" olur...

6 Haziran 2004

anlatacak kimse kalmamış
ayşe arman olmak lazım böyle dönemlerde
çimenlerde tepişen çıplak ayaklarız
kahvaltı üzerine kahvaltı günlerinde
bazen hayatın anlamını çok basite indirgeyince
kitaplara bakarken sarılan iki insan oluyoruz
hayatımda izlediğim en eğlenceli
konserden yarı otostopla dönmenin şevkini taşıyorum
emir kusturica and no smoking orchestra
long live ve hatta punk is not dead
bu bir sticker değil inanır mısın?!

NoT: biletix'in haziran temmuz programını
görüp ohannes olan tek insan değilim
kalıbımı basarım...

5 Haziran 2004

bu kalem çok kötü kırılmış
yenisini alacak para lazım, yok ki bende...

I MusT Be The BoY WiTh The BuBBLe GuN
çok zaman önce söylemişlerdi de inanmamıştım

en çok korkmamız gereken;
küçük insanlar ve hatta
zeka seviyesinden şüphe ettikleriniz...
pretty like drugs

bir insana karşı herşey olun
ama nötr olmayın, bu ona yapabileceğiniz
en büyük kötülüklerden biridir sanırsam
hayatımda daha önce üstün başarı belgesi
verdiğim insanlara şimdi nötrleşme sertifikası
dağıtıyorum ve tabi ki vişne suyu
ve kek servisimiz devam ediyor, olmaz mı!

bir insan varsa ve yaşıyorsa ona karşı
iyi kötü bir şey hissedersiniz
seversiniz ya da sigarayı söndürme şekline
sinir olursunuz,
bir insana karşı nötrseniz
o insan için çok geç olmuş demektir
hele ki kalabalıkların içindeyse,
duvardaki kağıttan kaydettiği telefonla
herşey sona ermekteydi...
bu saatten sonra nötr olmuş olmamış,
nötr olmanın tek iyi tarafı belki de duyarsızlık
şimdi elimde kalan tek koza oynamalıydım
diş sıkmak gibi seneler sonrası için
bir gülümseme rezerve ediyorum kendime

ama rezerve notunu kültablasına değil de,
masanın üstüne kübik bi şekilde koyuyorum...

4 Haziran 2004

just like the old times...

3 Haziran 2004

tık..tık
iki sert hareket daha
hayatıma bir müzik oturmaya başladım
nakde dönüşüm süresini aşınca
kimsenin parmakları soyulmadı ama
net bugünkü değer, iç verim oranından
düşük olduğu için güvenebilirsiniz dediler
everyone kisses a stranger
yabancılara nasıl güvenirim deyince
şiddetle sayfaları karıştırmaya başladı
ağız dolusu güldü okuduklarına
adı geçmediği için yaptı galiba
yaşanmışlıklarımız saydıklarımı anlattığım zamandı
işte o an farkettim ki;
yaşanmışlıklar her zaman kişiyle beraber değil
şimdi bana kalan sadece kendi yaşanmışlıklarım
özlüyor musun diye sormuştu iki yudum arasında
yaşanmışlıkları özlüyorum sadece deyince
bak bunda haklı olabilirsin dedi
dedim dedi oynadık bir süre için
hiç gelmeyen, çok uzaklardan çıkıp gelince
eski denilen defterler böyle açılıyormuş
beşiktaşta yürürken gördüklerimize daha dikkat edersek
gazozlar gaz yapmaz bünyelerimizde...

1 Haziran 2004

insanlar kendini önce insanlıkla kandırdı
baktı ki olmuyor maskeleri denedi
zaman ilerledikçe tek umutları
plastik cerrahi oldu.
çağa ayak uydumak için siber çağda
sanal fantazyaları seçtiler
herşey olabildiler
şimdiyse onlara hiç bir şey kalmamış
iki sayfa ders notu ile bir kitap arasına
sıkışmış bütün sözcüklerde aynı dedikodu
gülmek mi daha iyi olur yoksa ağlamak mı.
kim kimi baştan yaratıyordu da
buna göz yumuyorduk, biz hala ayrı kalırken.

etrafındaki salak populasyonundan yakınanların
salak olmadığını noter bile tastiklemez
kendime ısmarladığım karayip tatiline
sponsor olmak için başvurmuşlar
ama yanlış yere başvurmuşlar
bakalım, kim şenleniyor...
tam olarak hatırlamıyorum
yokuştan aşağı haldır haldır inişim gibi
boynum çok rahatsızdı ve
biraz daha kaykılırsam yatacaktım.
duvarda şuna benzer bir şey yazıyordu;
"yaşadıklarımızı şekillendiren
hatırladıklarımız mıydı? peki ya
unuttuklarımız"
tam o anda mı karar vermiştim
unutmamım iyi bir şey olduğuna,
yoksa içtiğim biraların masanın karşı tarafında
eşleştiği kahveleri dikizlerken
parmağımda takılı olmayan yüzüğe gülerken mi?
jism
ve hatta jism
bittikten sonra tekrar jism
eğer bilseydim,
sana hareket vakti derdim
ama bilmiyordum...