aklıma teras geliyor, aklıma gündelik hayatla ilgili birçok şey geliyor
terası kapatmadan önce bilmeden çektirdiğim o fotoğraflar geliyor
burdaydım demenin en basit yolu geliyor aklıma
kılıçlarımı kuşanmadan önce de susan sontag geliyor
en hasta zamanlarında annie leibovitz'in çektiği fotoğrafıyla
bir kanepedeki halleri geliyor, fetüs gibi yatan eşler geliyor
her şey siyah beyaz ve her şey hala ayrı yazılıyor
bir arada kelimesinin ayrı yazılması ile dalga geçen bir adam da geliyor
sadece aklıma ama
okuduğum dergilerin en az yazılı kısımları ve en çok yazılı kısımları
yazılı olan ve yazılı olmayan kurallar olarak ikiye ayırıyorum hayatı
hem de gündelik olan hayata yapıyorum bunu,
gündelik hayatta imgeler miydi o dersin adı bilmiyorum
çok ani sinirlenmedim ne yalan söyleyeyim ama sinirlendim
hatırlamadığım için de olabilir, bilmediğim için de
hangisinin daha güçlü olduğunu kestiremiyorum, kelimeler mi eylemler mi
bir kilo pamuk mu yoksa bir kilo demir mi sorusuna
pamuk cevabını vermeyeli yıllar olduysa
büyüyeli de yıllar olmuş
ne dedin?
deseydin ya, bir şey deseydin. bir şey de hala ayrı yazılıyor
zihin dediğim şeyin akışkan olduğunu varsayarsam
dökülen her kabın şeklini aldığını da varsaymam lazım
da'yı yanlış yere koyduğum için biraz acı çekmem
ve geri dönüp düzeltmem lazım, mis gibi olan tek halini size bırakmam lazım
hala bunca satır yazıp size hiç bir duygu vermemiş olmam
(ki kızgınlık bu mecralarda bir duygu değildir, bam telinize basmıyorsa)
benden mi kaynaklanıyor yoksa algınızdan mı şaşıyor bilmiyorum
ben bugün bütün duygularımı yaşadım ve bıraktım bu işleri
bu işler derken? biraz açar mısın?
yan mahalleden geçtim bugün ben, ne kadar uzun zaman olmuş
ne apartmanlar yıkılmış ne apartmanlar yapılmış
amacım aslında çok basit siz sıkılana kadar yazmak
kendi anlamımı kendi içimde tüketmek, ben olsam bu kadar uzun yazıyı okumam
kendi yazdıklarımı zaten dönüp okumadığım için oldu hep olanlar
köepk sadakati ile 130x170 bordo battaniyeler aynı cümlede kullanılabilir
ama o zaman ona cümle demeye kimsenin dili varmaz
bırakın ellemeyin beni, saçmalayabildiğim kadar saçmalayayım
bu kelimeyi yazarken bile yorulayım ve aklımın karışıklığını ölçmeyeyim
zira bunun için daha bir birim bulmadı hiç kimse
bulmasına da daha var gibi duruyor,
ben konuştukça da korktuğum ne varsa benden uzak duruyor
trene bindiğiniz zaman şehri terketmeden önce
hani ne çok uzak ne çok yakın dükkanlar görürsünüz ya camdan
onlardan birisi olmak isterim hep, belli belirsiz
adını okuyabilirsiniz belki ama nedir ne değildir hiç anlaşılmaz
bir de o eskişehir yollarında el sallayan çocuklar
ama bana sorarsanız benim en güzel manzaram harrana giderkenki tarlalardı
sen ne yaptın peki? senin en güzel manzaran neydi?
sizinle bir satırda hemen samimi oldum bak gördün mü
sen deyiverdim, ağzımdan kaçtı mazur gör ani çıkışlarımı
ya da "git-gel"lerimi mi deseydim, ne deseydim?
ya da desemiydim, susabilirim de,
susadabilirim anlamsız geliyor ondan, yanlış anlama
işin ironik yanı da var, dünyanın külliyatından sonra
söylemek istediğin şeyin basit bir romantik komedide gizli olması
"hoş bir romantik komedide ne gizli olabilir, kim ne saklayabilir içine"
diye küçük görmek de gayet züppece olurdu, sence de öyle değil mi?
eğer "gel-git"te anlaştıysak ben yeni bir eylem daha açıklamak istiyorum
ani çıkışlar ve düşüşler, fiziksel de olabilir ama çıkış kısmını beceremem
bir insanı nasıl unutursunuz, sevgilinizden bahsetmiyorum
bir insandan bahsediyorum, hadi ama bu kadar da düz değilsiniz
olamazsın, unutmak sadece eski sevgililerin parsellediği bir eylem değil
ben unutamıyorum. hatta unutmadığım gibi nasıl unutamadığımı da hatırlıyorum.
özerin bir şiiri var, samimiyetten değil sevmekten ileri geliyor bu durum
"sana yüklediğim anlamları senmişsin gibi düşünme aldanırsın
sen o anlamlarla sadece bende varsın" anlamını da al git demek gerek o zaman
şimdi yine aklıma düştü susan sontag bir de o yeşil kapaklı kitabı
"fotoğraf üzerine", bir de benim üzerime kitap yazılsın
ama kimse bana içeriğini söylemesin, başlığını da söylemesin
hem hani benim kitabım nerde, kapağında yalancı makroyla çekilmiş dudaklar olan
tezimi yazarken birlikte yaşayabilecek miyiz diye bir kitabı kullanmamı söylediler
ben kendim birlikte yaşayabiliyor muydum ki, o kitabı kaynakça olarak kullanayım
iki gündür dişlerim ağrıyor, iki gündür "nen var kuzum" diyorlar
kuzu nasıl bir hayvandır, ben hep geç geldim, kocaman olmuşlardı
ineklerden süt sağarken de hep dışarda bekledim, bir kere hariç
ellerimi de dağlayan şey zaten ısırgan otuydu ama "hariç" ve "ısırgan"
hayatımın farklı farklı evrelerinde tezahür etti
bu aralar en sevdiğim kelime "tevatür",
bir de bu aralar kitapta okuyup en sevdiğim cümle;
"hayatımızdaki en önemli olaylar biz orada yokken olur" hatta sayfa 254
önce kitaplarımı yaksam ki o zaman evlatlıktan reddedilirim
sonra film arşivi mi yaksam, o zaman da çok sıkılırım
geriye giysilerim ve abuk subuk eşyalar kalsa,
dinime küfreden de müslüman olsa, mesela
başlık kısa kaldı diye zihnimi yorsam iki ya da üç dakika
sonra hayatımın bir evresinde de çözünürlük düşük diye
nasıl da zihnimi soruların meşgul ettiğini hatırlasam
kısır dediğin şeyin hem bir yemek hem bir sıfat hem de bir döngü olması
kaderden ziyade türk dil kurumunun bir oyunu olsa
andersen masallarını tekrardan okusam ve ezberlesem
ülkede yeni bir yasa çıksa ve artık fıkra yerine herkes masal anlatsa
ben yazıkça parlasam parlak fikirler üretsem
ve aslında reklamcılık her aslanın gönlünde yatan meslek olmasa
bundan altı sene öncesinde atılan mesajlar kağıda yazılmamış olsa
işler biraz değişmiş olsa,
"oyunun kuralları değişiyor mu" sadece bir kartpostal olarak kalsa
imzalı bütün kitaplar da hep bana çıksa, fena mı?
bilmiyorum.